Temiz hava kliniğimizin en büyük özelliklerinden biri. İçeride sirküle edilen havayı ozonluyoruz. O yüzden kliniğimizde herhangi bir bakteri ya da virüs barınmıyor.
Ozonla temizlenmiş, mikrop ve bakteriden arınmış bir hava, şık ve zengin malzemelerle dekore edilmiş iç mekan tasarımı ve genç yaşta kazanılmış, 30 yıllık bir diş hekimliği tecrübesi sonucunda planlanmış, kendi kendine yetebilen, kompakt bir operasyonel plan… Diş hekimi Tunç Berge’nin Vadistanbul’da açtığı kliniği Avrupa standartlarını ülkemize taşıyor. Her türlü cerrahi, üretim, sterilizasyon gibi uygulamaları kendi bünyesinde yapan, 700 metrekarelik bir alanda, 11 tedavi ünitesi bulunan Bergedent Diş Kliniği’nin özelliklerini kurucusu Dt. Tunç Berge ile konuştuk.
Yeni kliniğinizden içeri girer girmez insan kendini adeta çok şık bir otelin lounge salonuna gelmiş gibi hissediyor. İçeride, başka diş kliniklerinde daha önce görmeye alışkın olmadığımız, yeni bir dekorasyon tarzı var. Bu stilin çıkış noktasını anlatır mısınız?
İnsanlar zaten dişçilere stresli geldikleri için, biz burada diş klinikleriyle özdeşleşen o bilindik koku ve steril beyaz görüntüden farklı, insanı rahatlatan yeni bir atmosfer yaratmak istedik. Tabii bunu yaparken muayenehanemiz hem sıcak ve rahat hem de çok temiz ve hijyenik olmalıydı. İşte tüm bunları içeride en son teknolojiyi, en kaliteli mimari malzemeleri kullanarak ve akıllıca düşünülmüş bir mekan planı uygulayarak gerçekleştirmeye çalıştık. Sonuçta o kadar konforlu ve şık bir alan yarattık ki, bazı hastalarımız içeri ilk adım attıklarında, ‘Acaba diş kliniğine değil de başka bir yere mi geldik’ diye bir an dışarı çıkıp tekrar giriyorlar.

İçerideki dekorasyonu ve kliniğin operasyonel planını anlatır mısınız?
Girişte tavanları yaklaşık 5,5 metre yüksekliğinde olan ve bu sayede içeride devamlı temiz bir havanın olduğu geniş bir bekleme alanımız var. Merkezine hastalarımızı hem görsel olarak rahatlatan hem de fan olarak içeriye ısı veren bir şömine yerleştirdik. Televizyon ekranında ise günlük haber akışından uzak, belgesellerin olduğu kanalları açıyoruz. Bekleme alanının hemen yanında hastamızın ilk muayenesi ve tedavisine ait planlamaların yapıldığı, yine yüksek tavanlı ve dışarıya açılan, güzel bir manzarası olan odamız var. İçeride, klinik kısımlarına gitmeden önce, hastamızın tüm işlemlerini burada organize edebiliyoruz.
Klinikte, tüm birimlerin şeffaf bir şekilde birbirleriyle koordineli çalışabileceği bir plan görüyoruz…
Evet, tüm birimlerimiz burada büyük bir uyum içinde çalışıyor. Mesela eğer hastamızın tomografisi alınacaksa, muayene odasının hemen yanındaki odada tomografi alınıyor. Onun yanında da yine hastamızın fotoğraflarının çekildiği ayrı bir odamız var; röntgenlerini burada değerlendiriyoruz. Bunlardan sonra, gerekiyorsa, hastamızı klinik kısımlara yönlendiriyoruz. Bulunduğumuz bu alt katta 8 tane kliniğimiz var. Hepsi birbiriyle uyumlu ve tamamen hijyenik koşullarda tasarlandı. Mesela tüm odalarımızın kapılarında girişler sensörlüdür, kapıya hiç dokunmadan açılıp kapanır.

Kliniğinizi gezerken, burada herhangi bir tedaviyi hatırlatan, kliniklere özgü farklı kokulardan hiçbirini almadığımızı fark ettik. İç mekanda hava için uyguladığınız özel bir sistem var mı?
Evet, tabii ki. Temiz hava, kliniğimizin en büyük özelliklerinden biri. Burada uyguladığımız sistemi Türkiye’de ilk biz yapmaya başladık diyebilirim. İçeride, sirküle edilen havayı ozonluyoruz. Şu anda soluduğunuz hava, buraya ozonlanarak geldiği için aslında burada devamlı dezenfekte edilmiş, steril bir hava var. O yüzden kliniğimizde herhangi bir bakteri ya da virüs barınmıyor.
Bu gibi özel sterilizasyon işlemlerini başka ünitelerde de kullanıyor musunuz?
Yine Türkiye’de bir ilk olarak, kliniğimizde kullandığımız unitler ve bunların içinden gelen su, özel bir dezenfeksiyon sisteminden geçiyor. Bu Avrupa standartlarında olan bir zorunluluk. Aslında ülkemizde şart değildi ama biz unitlerimizi İtalya’dan sipariş ederken, olmasını istedik ve yeni kliniğimize o sistemle beraber geldiler. Tedaviniz sırasında ağzınıza şehir suyu yerine bu özel, dezenfekte edilmiş su geliyor.
Tüm bu ince detayları, 30 senelik diş hekimliği tecrübenizle planladınız diyebilir miyiz?
Elbette… Burası, benim 30 senelik mesleki birikimimin ve tecrübemin eseri. Planı için bilfiil 8 ay çalıştım. Mimarlık ofisine, yeni kliniğimizde neler istediğimi, ozonlanması, dezenfeksiyonu, nerede, nasıl bir planlama olması gerektiğini söyledim, brifing verdim, onlar da bu planı çizdiler. Bu sene, mesleğe başlarken açtığım, Ataköy’deki ilk kliniğimin 30. yılı. Orası, tabii zaman içinde küçük gelmeye başladı bize. Kafamda, yaklaşık son 10 senedir hep daha büyük bir yerim olsun düşüncesi vardı. Çalışmalarına 2021’in mart ayında başladık, kasım sonunda da teslim edildi. Kliniğimiz açılalı 2 ay oluyor.

Sağlık sektöründe devamlı yeni düzenlemeler oluyor. Bu kadar geniş bir alanda, ileriye dönük hesaplamalar yaparak, gelecekte kullanmak üzere ayırdığınız üniteler de var mı?
İçeride malzeme depolarımızın yanı sıra, rezerv olarak ayırdığımız iki kliniğimiz daha var. Bunları, sağlık yasalarındaki birtakım değişiklikler olabilir öngörüsüyle, ileride kullanılmak üzere ayırdık. Ayrıca, sedasyonla çalışmamız halinde, bunları hastamızı içerideki klinik ortamından uzak, dinlendirebileceğiz özel birer oda olarak da kullanıyoruz.
Sağlık turizmi, ülkemizin gün geçtikçe daha da çok kazandıran sektörlerinin başında geliyor. Bu taleplere yönelik çalışmalarınız var mı?
Bunun için tüm ekibimizin ikinci bir yabancı dile hakim olmasını, bünyemizde mutlaka iyi derecede İngilizce ve onun yanı sıra Arapçanın konuşulmasını sağladık. Ayrıca, içeride sağlık turizmine yönelik kullanacağımız bir call center odası da hazırladık. Kliniğimizin üst katında, özellikle uzun mesafelerden gelen yabancı hastalara özel odalar hazırladık. Hastalarımız bir yandan tedavi görürken, bir yandan da aileleri ya da yanlarındaki refakatçileri ile birlikte, bu odalarda oturup dinlenebiliyorlar. Mesela hastanın 4-5 saatlik bir işi varsa, burada kendi evindeymiş gibi televizyon izleyebiliyor; hatta içeride özel banyosu da var, onu da kullanıp, tedavi sürecini kendisine ayrılmış bu bekleme odasında geçirebiliyor.
Burada, diş hekimliğine ait tüm uygulamaları kendi bünyenizde topladığınızı, kendi kendine yetebilen kompakt bir yapı oluşturduğunuzu söyleyebilir miyiz?
Evet, burası kompakt yani tüm ihtiyaçlarını, içerideki üniteleriyle kendi karşılayabiliyor. Her türlü cerrahi, üretim, sterilizasyon gibi uygulamaları kendi kendimize yapabiliriz. Toplam 700 metrekarelik bir alanda, 11 tedavi ünitemiz var. 7 tanesi aktif, 4 tanesini ise rezerv olarak tutuyoruz. Laboratuvarımıza CAD/CAM dediğimiz, dijital üretim yapan makinelerimiz geliyor. Bu şekilde, o eski bildiğimiz macunlu ölçülerden farklı olarak, hastamızın ağız içinde dijital ölçü alıp, üretimi direkt olarak makinelerde yaptıktan sonra, birkaç saat içerisinde hastaya gereken uygulamaları yerleştirebileceğiz.

Dijitalleşme bu işlemlere ne kadar kız kazandırdı? Aradaki farkı anlatır mısınız?
Biz, mesela eskiden bir gülüş tasarımı yaparken, lamineleri hastaya ancak 15 gün sonra takabiliyorduk. Ama bugün kliniğimizdeki teknoloji sayesinde, bir çiftin alt ve üst tüm dişlerini 4-5 günde yapabiliyoruz. Hatta daha küçük çaplı işleri 2 günlük bir sürede bitirebiliyoruz. Bugün ağız içi scanner’larla aldığımız ölçüyü, tek bir düğmeye basarak laboratuvara gönderiyoruz. O da daha hastamız koltuğunda otururken, gönderilen modeli açıp, işlem yapmaya başlıyor. Bu sırada her şey dijital olduğu için prova yapmaya gerek yok ve sıfır hata oluyor. Artık her şey o kadar hızlı ki, tek bir kronu hastaya 3 saat içerisinde takabiliyoruz.
Ülkemizde navigasyonla implant uygulamasını ilk başlatan hekimlerden biriyim. Sistem, önceden implantı ağız içine nasıl yerleştireceğimizi sabitlediği için sıfır hata ile çalışıyoruz. Diş etini kesmiyoruz, açmıyoruz. Hasta açısından çok kolay, hekim açısından da en güvenli yöntem.
Kliniğinize, dünya standartlarında yer alan en son teknolojiyi getirmişsiniz. İmplant’lar konusunda kliniğinizin uyguladığı dünyadaki en son teknoloji nedir?
Biz, Türkiye’de çok az kişide olan, belki 7-8 kişinin kullandığı, navigasyonla implant uygulamasını yapıyoruz. Aslında, ülkemizde bu işlemi ilk başlatan hekimlerden biriyim. Bu uygulamada, hastanın üç boyutlu röntgenini alıyoruz ve bunu bilgisayarda, navigasyonun kendi özel tasarım programına aktarıyoruz. Burada implantın hangi boyutlarda ve ne türde olması gerektiğini görüyoruz. Bölgedeki anatomik boşlukları da bertaraf ederek, implantı en ideal pozisyonda, doğru yere yerleştiriyoruz. Bu sırada, biz hastanın ağzını neredeyse hiç görmüyoruz. Navigasyon cihazı, bizim bütün hareketlerimizi gerçek ortamda ekrana yansıtıyor. Sistem, önceden implantı ağız içine nasıl yerleştireceğimizi sabitlediği için, -aynı arabanızın navigasyon cihazı gibi-, mesela buradan şu açıyla gireceksin gibi yol göstererek, bizi gitmemiz gereken yere kendisi yönlendiriyor.
Navigasyonla implant hangi avantajları getiriyor?
Tamamen her şey makinenin yönlendirmesiyle olduğu için diş etini kesmiyoruz, açmıyoruz. İmplantı koyduğumuz yerde bırakabiliyoruz. Zaman olarak korkunç hızlı, operasyon sonrası ağrı çok az ve şişlik olmuyor. Dokuyu açmadığımız için kanama yok, hasta konforlu bir operasyon sonrası dönem geçiriyor. Navigasyonla implant yapmak, hasta açısından çok kolay, hekim açısından da en güvenli yöntem. Hatta hastalarımız bu kadar kolay olduğunu duyunca, başka bir işlem için gelmişken implant da koyabilir miyiz diye soruyor. Hastaya 15 dakika içinde implantını koyabiliyoruz.
Mesleğinize olan tutkunuz, sizi kliniğinizde dünyadaki en son teknolojileri kullanmaya yönlendirmiş, burayı Avrupa standartlarına taşımış. Bize bu tutkunun ardındaki diş hekimi kimliğinizi ve akademik geçmişinizi daha yakından tanıtır mısınız?
1988 yılı İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi mezunuyum. Mezun olduktan sonra, babam da diş doktoru olduğu için hemen onun muayenehanesinde klinisyenliğe başladım ve askerden dönüşte Ataköy’deki kliniğimi açtım. Çalışma hayatına çok hızlı başladım ama bir yandan da içimde hep akademisyenliğin uktesi kaldı. Bu konudaki heyecanımı, ileride dünyaca meşhur hocaların verdiği kurslara katılıp belli konularda uzmanlaşmak için kullandım. Genova Üniversitesi’nde lazer diş hekimliği üzerine iki sene master yaptıktan sonra yine onun gibi prestijli bir devlet üniversitesi olan Roma Markoni Üniversitesi’nin İmplantoloji bölümünde iki sene oral cerrahi ve implantoloji üzerine master yaptım. Dolayısıyla dört sene, o hayalini kurmuş olduğum akademik kariyeri gerçekleştirdim. Daha sonra, Roma Markoni Üniversitesi’nin akademik kadrosunda yer aldım ve pandemi sürecine kadar master programlarında hem lazer diş hekimliğini anlattım hem de tez danışmanları olarak çalıştım.
Röportaj: Mânâ Yıldız
mana@manayildiz.com



